Ben bir antropoloğum ve antropoloji, çoğu zaman kütüphane ya da arşiv çalışmalarının aleyhine bile olsa, doğrudan sahayla yüz yüze gelmeyi programatik olarak ayrıcalıklı kılar. On yılı aşkın süredir en yoğun ve sürekli saha araştırmalarımı Balkanlarda yürütüyorum: bugün özellikle Yunanistan ve Arnavutluk’ta; ayrıca Kuzey Makedonya, Romanya ve daha sınırlı ölçüde Bulgaristan’a dağılmış eski Ulah (Aroman) çoban yerleşimlerinde. Çoğu zaman yanımda New York’tan yakın dostum ve meslektaşım Dan Bora oldu; yılda bir ya da iki kez Atina’da ya da Selanik’te buluşur, oradan Pindos Dağları’nın zirvelerindeki ıssız köylere gideriz. Birlikte yaptığımız nice yolculuk için minnettar olduğum kuzenim Carmen Dobrotæ da sıklıkla eşlik etti; kendisi zaman içinde görsel antropoloji üzerine düzenlediğim birçok serginin küratörlüğünü üstlendi.
2017’de, Bükreş’teki Romanya Köylüleri Ulusal Müzesi’nde yaptığım bir arşiv araştırması sırasında şunu fark ettim: Romanya’da korunmuş en önemli eski görsel koleksiyonlardan biri olan Manakia Fonu’nda Ulah yerleşimlerine ait az sayıda fotoğrafın yeri belirlenmişti; çoğunda ise 20. yüzyıl başlarının ruhuna uygun, çok kısa tanımlar vardı: örneğin “Balkanlarda Rumen köyü”. Bugün, antropologların çok daha kesin olmaları gerekiyor. Bazı fotoğrafları derhal tanıdım; önceki saha çalışmalarım sayesinde, mesela Zagori’deki Iliochori köyünün fotoğrafında olduğu gibi: yerleşimin meydanındaki bin yıllık çınar — Yunanistan’ın en yaşlı ağaçlarından biri — hemen ayırt edici bir görsel işaretti. Diğer fotoğraflar içinse hikâye daha maceralıydı; yeni saha gezilerini, tesadüflerin şekillendirdiği karşılaşmaları ve farklı Balkan ülkelerine uzanan bir keşif zincirini gerektirdi. İşte o sırada aklıma, 1900’lerin başındaki kareleri Manakia Kardeşlerin kullandığıyla birebir aynı kadrajdan yeniden çekme fikri geldi.

Ianaki ve Milton Manakia, 19. yüzyılın ikinci yarısında Pindos Dağları’nın eteklerindeki Avdela köyünde, Aroman (Ulah) bir çoban ailesinde dünyaya geldiler. O dönemde köy hâlâ Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı; bugün ise Yunanistan sınırları içinde. Tarih onları, olağanüstü belgesel değere sahip çok sayıda fotoğrafın yaratıcıları ve hem Osmanlı topraklarında hem de Balkanlarda film kaydeden ilk sinemacılar olarak hatırlayacaktır — Lumière Kardeşlerin insanlık tarihindeki ilk filmi çekmesinden yalnızca on yıl sonra.
İki kardeş, doğdukları köydeki Rumen okuluna, ardından Ioannina’daki Rumen lisesine devam ettiler; ancak atalarının izinden gidip büyük koyun sürülerinin sahipleri olmayı seçmediler. Bunun yerine, Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai çöküşü, Balkan Savaşları ve sonrasında ulusal sınırların çizildiği son derece çalkantılı bir dönemde, Balkanları “göçebe” bir hayat ritmiyle dolaşarak fotoğraf çekmeye yöneldiler. Ioannina’da bir fotoğraf atölyesi açtılar; daha sonra atölyelerini o dönemde aynı adı taşıyan Osmanlı vilayetinin başkenti olan Manastır’a (bugünkü Kuzey Makedonya’daki Bitola) taşıdılar; burası Selanik’ten sonra bölgenin ikinci büyük şehriydi. Ianaki ve Milton, ulaşması güç köylerin yanı sıra vilayetin kasaba ve şehirlerini de dolaşarak sipariş üzerine fotoğraflar çektiler. Yanlarında kocaman ve ağır bir fotoğraf makinesi ile kırılgan cam negatifler vardı. Bu meslek tutkuyla ve büyük yetenekle icra ediliyordu; ama her şeyden önce geçim kaynaklarıydı.
Romanya Köylüleri Ulusal Müzesi’nde korunan arşivdeki fotoğrafların çoğu, dönemin sıradan insanlarının portreleridir: kimi geleneksel kıyafetlerle, kimi de “Alman işi” şehir giysileriyle. Modern olanla arkaik olan, Balkanların erken modernleşme çağında hiç olmadığı kadar eşzamanlıydı ve bu ikiliği onların fotoğraflarında açıkça görmek mümkündür. Benim için şaşırtıcı olan, bu iki dünyanın birbirinden yalıtık yaşamadığını fark etmek oldu — ki ben de döneme ilgi duyan birçok tarihçi gibi başlangıçta böyle düşünmeye meyilliydim. Gerçekte söz konusu olan, üst üste binen dünyalardı. Pind köylerini gezerken bazen aynı kişilerin farklı bağlamlarda fotoğraflarda belirdiğini gördüm: kimi zaman çoban suretinde, geleneksel kıyafetlerle; kimi zaman ise kentli hanımlar ve beyler olarak, Avrupa modası ve lüksünün çizgilerine bürünmüş hâlde — oysa görünürde dünyadan kopuk köylerde yaşıyorlardı.
Portrelere, aile etkinliklerinden sahneler de ekleniyordu: düğünler, cenazeler, büyük dinî bayramlardaki eğlenceler ve hatta siyasî olaylar — örneğin Sultan’ın Bitola ziyaretinde iki kardeşin filme aldığı görüntüler. Bükreş’te korunan fotoğraflar daha ziyade etnografik ilgi taşırken, Bitola’daki arşivde muhafaza edilen binlerce cam negatif, 20. yüzyıl başı Balkan yaşamının olağanüstü bir kaleydoskopunu ortaya koyar. Zamanın süzgecinden geçtikten sonra, o dönemin gündelik sıradanlıklarını bugüne kıyasla şaşırtıcı bir zenginlik, yoğunluk ve çeşitlilikle görünür kılar. Kardeşlerin fotoğrafladığı birçok sahne ise, çerçevelemedeki zarafet ve anı yakalamadaki olağanüstü duyarlık sayesinde, bugün arşivlerde çalışan antropoloğu hayrete düşüren sanatsal bir sezgiyle aktarılmıştır.
1906’da Ianaki ve Milton Manakia, Romanya Genel Sergisi için Bükreş’e davet edilir ve bu vesileyle Romanya Kraliyet Sarayı’nın fotoğrafçıları unvanını alırlar. Aynı zamanda, Pind’deki Aromanların portrelerini ve yerleşimlerini konu alan bir fotoğraf koleksiyonu, o sırada Tzigara-Samurcaş tarafından kurulan ve bugünkü Romanya Köylüleri Ulusal Müzesi’nin öncülü olan Ulusal Sanat Müzesi için satın alınır. 2017 yazında Amerikalı meslektaşımla birlikte yola çıkarken izini sürdüğümüz fotoğraflar işte bunlardı.
Geriye bakıldığında, Bükreş ziyaretleri iki kardeşin kariyerinde bir dönüm noktasıdır. O andan itibaren çalışmaları, Balkanların görsel tarihi açısından derin anlam kazanmaya başlar. Bükreş’te Manakia Kardeşler ilk kez bir film gösterimi izler ve böylece Lumière Kardeşlerin sinematografi tekniğine dair ayrıntılar öğrenirler. Büyülenirler; bunun üzerine Ianaki Londra’ya giderek bir film kamerası satın alır. Tesadüfen, bu kamera dünyadaki 300 numaralı Bioscope’tur.
Teknolojik ilerlemelerin, gökdelenlerin ve okyanus-aşırı gemilerin kayda alındığı bir dönemde iki kardeş kendi dağ köylerine döner ve 1906 ya da 1907’de (yılı kesin değildir) etnografik bir belgesel çekerler. Elbette sessizdir ve bir dakikadan kısadır; çünkü o zamanların teknik standartları böyledir. Fakat bu filmle, farkında olmadan üç dünya rekoruna imza atarlar: Osmanlı İmparatorluğu’nun hâlâ geniş topraklarında çekilen ilk film; Balkanlarda çekilen ilk etnografik belgesel; ve Balkanlarda çekilen ilk belgesel film. Konu mu? Yünün geleneksel işlenmesi. Halk giysileri içindeki kadın grupları çalışırken görülür. Aralarında, merkeze yakın birkaç saniyelik planda, kardeşlerin büyükanneleri Despa yer alır. Milton’un daha sonraki tanıklığına göre 114 yaşındadır. Yaş çok ileri görünse de, bu durum Pind Vlachları için olağan dışı değildir. Başka bir deyişle büyükanne Despa, 18. yüzyılda (1792? 1793?) doğmuştur; Ali Paşa döneminde, Napolyon’un henüz “Napolyon” olmaya başladığı yıllarda. Bugün hareket hâlinde görebildiğimiz bir insan için akıl almaz ölçüde eski bir tarih.
Bu da iki kardeşin farkında olmadan gerçekleştirdiği başka bir rekor: Ne 1810 doğumlu Papa XIII. Leo ne de 1804’te Britanya’da doğup 1912’de Kinora kamerasıyla kayda alınan Rebecca Clarke, sinema tarihinin resmî anlatısında ileri sürüldüğü gibi “en eski” filmde görülen kişiler değildir. Asıl en yaşlı insan, Avdela’dan Despa’dır — Milton ve Ianaki Manakia’nın büyükanneleri. Ne Batı Avrupa’dan ünlü biri ne de “medeniyetin” ve tekniğin lokomotifi; aksine, Osmanlı Balkanlarının izole bir dağ köyünden yaşlı bir kadın… 20. yüzyılın başında Avrupa’nın yeni yeni farkına vardığı, kaynayan Balkanlardan biri; Batı gazetelerinin Balkan Savaşları nedeniyle hem dehşetle hem de hayranlıkla haber yaptığı bir diyar.
Doğrudur, hem büyükannenin yaşı (Ianaki, başka bir fotoğrafın altına Despa’nın 102 yaşında olduğunu not eder) hem de filmin tarihi tartışmalıdır. Ancak kesin tarihlemeden bağımsız olarak, elde edilen tarihsel anlam geçerliliğini korur.

Dönemin Balkanlarının ne kadar karmaşık bir yazgıya sahip olduğunu, yan tarafta görülen haritalar açıkça gösteriyor. Bunlar, Osmanlı vilayeti Makedonya’nın etnik haritalarıdır. Güneyde — haritada yer almaz, çünkü o zamanlar “önemsiz” sayılırdı — Manakia kardeşlerin köyü Avdela bulunur; biraz daha kuzeyde ise, haritada işaretlenmiş, “konsoloslar kenti” olarak bilinen Manastır (Bitola) vardır. Kardeşler burada fotoğraf atölyelerini kurmuş, kısa sürede bütün vilayette büyük ilgi gören bir sinema salonu açmışlardı. Çok geçmeden Avdela Yunanistan’a dâhil olacak, Manastır ise Yugoslavya Krallığı’na bağlanarak Bitola adını alacaktı. Bütün bunlar, dehşetli tarihî gerilimlerin sonucudur.
Haritalar, dönemin ideolojisinin arzuladığı gibi kesin sınırlar çizmenin neredeyse imkânsız olduğu, anlaşılması güç bir etnik mozaiği yansıtır. Vilayetin adından türeyen Fransızca macédoine sözcüğü — bir salata türünün adı — bile Fransızların, meşhur nezaketlerine rağmen, tarihte her zaman öyle davranmadıklarının bir işaretidir. Haritalar aynı zamanda, alt başlıklarıyla, o dönemin toprak anlaşmazlıklarını da gözler önüne serer: birinin alt başlığı point de vue bulgare, diğerininki point de vue serbe’dir. Avrupa’nın tarihî, siyasî ve kartografik söyleminde yeni bir etnik ad belirir: bugüne kadar “Bulgar” diye anılan Slav Makedonlar. Bölge hem Sırbistan hem Bulgaristan tarafından eşit biçimde hak iddia edilmekteydi; Yunanistan ise en eski Antikçağ’a dek uzanan görkemli bir tarihe dayanarak bölgenin büyük kısmını kendi mülkü sayıyordu. Etnik yerleşim haritaları, Osmanlı egemenliğinin yüzyıllarından sonra bağımsızlık ve mümkün olduğunca geniş toprak isteyen ulus-devletler çağında, birer argüman ve bölüşüm ilkesi olarak kullanıldı. Ancak dönemin hiçbir haritası net bir etnik sınırlandırmaya izin vermiyor; çoğu, siyasî ve toprak çıkarlarına göre tarih ve coğrafyayı görsel olarak “yeniden yazarken”, bir etnik grubun oranını diğerleri aleyhine abartıyordu. Öyle ki aynı ailenin bir kısmı kendini bir etniye, diğer kısmı ise başka bir etniye ait ilan edebiliyordu — dönemin tuhaf ama somut bir gerçeği.
İlk bakışta, bütün bu siyasal ve toprak çıkarlarının çatışması, Romanya Köylüleri Ulusal Müzesi’ndeki Manakia Fonu fotoğraflarında görülen sıradan insanların yüzlerinde ve etnografik sahnelerde hiç görünmez. Ama dikkatli, antropolojik bir bakışla bütün dönem, tüm çalkantısıyla birlikte okunur: Manakia fotoğraf arşivi, 20. yüzyıl başındaki Balkan gerilimlerinin dolaylı ama eksiksiz bir freskidir. Olağanüstü olan şu: Milton ve Ianaki, ulusal çatışmaların en şiddetli olduğu bir çağda, etnik aidiyeti dikkate almadan portreler çekiyorlardı.
Nitekim sultanı, Konstantinopolis patriğini, Romanya kraliyet ailesini; hem Yunan kralını hem de Yugoslavya kralını fotoğrafladılar. Milton daha sonra, Yugoslavya’nın sosyalist lideri olmadan önceki gençlik yıllarında Tito’yu da fotoğraflama şansına sahip oldu; bu da onun ilerideki kaderi açısından büyük bir talih sayılabilir.
Aromanlar da çağın kimlik oyunlarının gerilimi içine çekilmişlerdi. Güçlü bir çatışma topluluğu bölüyordu. Muhtemelen çoğunluğu oluşturan bir kesim Yunan ulusal kimliğini seçmiş, tam bir inançla Yunanistan için savaşmıştı. Bir başka kesim ise konuştukları dile dayanarak Rumen kimliğini benimsedi; sınırların yeniden çizildiği o dönemde, hatırı sayılır sayıda kişi doğdukları yeri terk ederek, o zaman Romanya’ya bağlı olan ve 1940’ta Bulgaristan’a geçen Dobruca’ya (Cadrilater) göç etti; bu da yeni ve acı verici nüfus değişimlerine yol açtı. Ama belki de — hoşuma giden bir düşünce olarak — insanların çoğu kendi yaşamlarına bakıyor, geleneklerini sürdürüyor, çağın ruhuna uygun yenilikler yapıyor, böylesi kimlik sorularını kendilerine hiç sormuyorlardı.
Bugün Yunanistan’da Manakia Kardeşlerden, Balkan sinemasının öncüleri olarak sıkça söz edilir; Kuzey Makedonya’da çok, Romanya’da ise pek az konuşulur. Balkan ülkelerinin her biri iki kardeşi kendine mal etmeye çalışır. Oysa günümüzde bu söylem önemini yitirmelidir: Manakia Kardeşler, basitçe Balkan tarihine aittir. Ve Aromanlar, yaşadıkları ülkeye — her zaman — sadık kalmışlardır.
Kardeşlerin hayatı bile Balkanların kaderi hakkında çok şey söyler. 1935’ten sonra yolları ayrılır. Ianaki, 1954’te Selanik’te, Yunanistan’da ölür; yoksul, oğlunun erken ölümüyle sarsılmış bir hâlde. 1935’ten ölümüne dek, neredeyse yirmi yıl boyunca Ianaki’nin kardeşini yeniden görme imkânı olmaz; çünkü Milton Bitola’da kalır — 1943’ten itibaren sosyalist olan Yugoslavya’da. Sınırlar katıdır, aşılamaz; oysa kısa bir süre öncesine kadar, yüzyıllar boyunca dolaşım, insanların hayatının doğal ritmiydi — etni ya da din gözetmeksizin.
Milton, Yugoslavya’da ulusal ölçekte tanınacaktır; çünkü tesadüf onu bir zamanlar bazı Yugoslav komünistlerinin gençlik portrelerini — aralarında, söylediğim gibi, Tito da vardı — ölümsüzleştirmeye yönlendirmişti. Arşivi Yugoslav devleti tarafından satın alınacak, kendisiyle röportajlar yapılacak, yaşamı sırasında Zagreb’de ona adanmış bir belgesel çekilecekti. 1964’te ölür; 1979’dan (benim doğduğum yıl…) itibaren Bitola’da her yıl Camera 300 başlıklı uluslararası bir belgesel film festivali düzenlenir ve bu, Avrupa’nın en uzun soluklu belgesel festivallerinden biri olacaktır. Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’un başyapıtı To vlemma tou Odyssea / Ulis’in Bakışı (1995), Balkanların kapalı sınırlarla parçalanmasının hüzünlü yazgısını ve köksüz bırakılmanın trajedisini olağanüstü, melankolik bir sanat diliyle anlatırken, çıkış noktasını Avdela’da kardeşlerin kayda aldığı maia Despa’nın görüntülerinden alır. Angelopoulos, 1990 sonrası Balkanlarında — on yıllar sonra sınırların yeniden açıldığı dönemde — çağdaş bir karakterin yolculuğunu kurar; kardeşlerin “kayıp” olduğu sanılan filmini arayışında… Aslında, kaybolmuş kendi kimliğini arayışında.

Kardeşlerin hikâyesine bu gezinti, görsel antropoloji araştırmamın bağlamını — asgari de olsa — anlamak için gerekliydi. Romanya Köylüleri Müzesi’nin Görsel Arşivi’nde yer alan yaklaşık 200 fotoğrafın önemli bir kısmı Aroman yerleşimlerini gösteriyor. Uzaklardan çekilmiş panoramik köy görüntüleri; kendine özgü mimarileriyle kimileri az bilinen, kimileri Aromanlar için efsanevi: örneğin Yunanistan’ın ve Balkanların en yüksek yerleşimi Samarina ya da 18. yüzyılda nüfus bakımından Balkanların — İstanbul’dan sonra — ikinci büyük kenti olan, matbaaları, kütüphaneleri ve onlarca kilisesiyle ünlü dağ şehri Moscopole. Bugün Arnavutluk’ta, çok küçük bir tarihî yerleşim statüsüne indirgenmiş durumda; 18. yüzyıl sonlarında, şöhreti ve Osmanlı hâkimiyetine karşı isyan potansiyeli nedeniyle Ali Paşa tarafından yakılıp dağıtıldı.
Bir tek istisna dışında, bu yerleşimleri betimleyen fotoğrafların tümü, doğanın içindeki yalnızlığın dinginliğini yansıtır: dağ zirvelerinin yanı başında, ormanların arasında, yarımadayı aşan büyük ticaret yollarından çok uzakta. Ama bu dinginliğin ötesinde, antropoloğun gözü, arka planda dönemin uğultusunu, çatışmalarını ve Aromanların kimlik arayışındaki çırpınışını okur; ardından köylerini, küçük dağ kasabalarını terk edişlerini; düşman ülkelere bölünmelerini ve birdenbire sınırlarla kesilen yollarda transhumansı sürdüremeyişlerini. Manakia kardeşlerin fotoğraflarında görülen yerleşimlerin çoğu bugün Yunanistan’dadır; dördü Kuzey Makedonya’da, yalnızca biri Arnavutluk’tadır. Fotoğrafları iki kardeşten satın alırken Tzigara-Samurcaş, birkaçının üzerine yerleşimlerin adını not etmiş; ancak çoğu adsızdır — yalnızca dönemin milliyetçi ruhuna uygun, belirsiz bir ibare: “Balkanlarda Rumen köyü.”
Ağustos 2017’de, Amerikalı meslektaşımla Yunanistan’a yeni bir saha araştırması için yola çıkmadan tam o gün, müzeye uğradım; henüz Bükreş’e varmıştı ve ona bu fotoğrafların orijinallerini göstermek istiyordum. O sırada fark ettik ki, müze kataloglarında birçok görüntünün tam yer bilgisi eksikti. Önceden defalarca gittiğimiz köylerden bazılarını hemen tanıdık. Iliochori (Aromanca Dobrinovo) kolayca teşhis edildi — köy meydanında Yunanistan’ın belki de en yaşlı çınarını barındırıyor, bin yılı aşkın ömrüyle; oysa bir zamanlar zengin ve kalabalık olan köy, II. Dünya Savaşı’nda geri çekilen Alman birlikleri tarafından acımasızca yakıldığı için bugün artık bambaşka görünüyor. Aynı şekilde, taş mimarisi günümüze kadar bozulmadan gelen Kallarites / Cælarli ve Syrako / Siracu da kolayca tanındı. Ben buralarda, mimarlık doktoramın bir bölümünü yazmak için haftalar geçirmiştim. Gözlemlerimiz hemen müze defterlerine kaydedildi; arşiv sorumlusu Simina Bædicæ, müzenin sayfasında yaptığı bir paylaşımda, bir arşiv küratörü için en iyi günün, başkalarından kendi klişeleri hakkında yeni şeyler öğrendiği gün olduğunu yazdı. Yandaki fotoğraf Simina tarafından “çalınmış”: ben ve araştırma ortağım, köylerden — adlarını anarak — oralı Aromanlardan ve hikâyelerinden söz ederken çekilmiş. Ama bazı fotoğraflar bizim için de birer sırdı. O anda Yunanistan’daki önceki rotamızı değiştirip, bütün fotoğrafların yerini belirlemeye karar verdik; aynı kadrajla, yüz yıl sonra, Manakia kardeşlerin Aroman köylerini yeniden fotoğraflamaya koyulduk.
İki gün sonra Kuzey Makedonya’daydık. Kruševo (Aromanca Crușuva) kasabasının fotoğrafında, Samurcaş’ın el yazısıyla şu not vardı: Comuna Crușuva, 1903 Bulgar isyanı sırasında Türkler tarafından yakıldı, 15 Ağustos. Yapmamız gereken, kardeşlerin şehri hangi noktadan fotoğrafladıklarını tam olarak saptamaktı. Kruševo bir “comunæ” değil, küçük bir kasabadır; Balkanların en yüksekteki kasabası; daha önce sözünü ettiğim Moscopole’den kaçan Aromanların bir kısmının sığındığı yer. Zamanla onlara “Mijaci”ler — antropolojik açıdan son derece ilginç bir Slav Makedon topluluğu — ile zaman içinde slavlaşmış Ortodoks Arnavutlar, Yunanlar ve çevreden gelen Slav Makedonlar katıldı. 19. yüzyılda Kruševo önemli bir ticaret merkezi hâline geldi. Buradaki Vlah tüccarlar, Viyana ve Budapeşte ile, hatta Orta Avrupa’nın başka kentleriyle ticari ilişkiler kurmuşlardı. Bu zenginlik, hızlı bir modernleşme ve Avrupalılaşmayı beraberinde getirdi; o refahın izi bugün hâlâ görülebilen fakat yıkıntıya dönüşmüş evlerde okunur: Osmanlı üslubu ile Venedik unsurlarının ve Orta Avrupa mimari ayrıntılarının birleştiği, “Balkan üslubu” diye adlandırılabilecek büyüleyici bir karışım.
1903’te, Aziz İlya gününde, Kruševo halkı Osmanlı yönetimine karşı ayaklanır; bu nedenle tarih kitaplarında “İlinden Ayaklanması” diye anılır. İsyanın başında bir Aroman — Pitu Guli — vardır. Bir cumhuriyet ilan edilir; tarihçilerin “Kruševo Manifestosu” dediği bir bildiri yazılır. Bildiri, din ve etnik köken gözetmeksizin, Makedonya’daki tüm topluluklara Osmanlılara karşı birlikte savaşma çağrısı yapar. 20. yüzyıl başı Balkanları için böylesine çok uluslu ve çok dinli bir cumhuriyet fikrinin olağanüstü modern olduğunu teslim etmeliyiz. Osmanlı yetkilileri başta isyanı önemsemez; şehrin küçük ve izole olduğunu düşünerek dikkate almazlar. Sonra korkuya kapılır ve nüfusla kıyaslanmayacak büyüklükte bir askerî güç gönderirler. Buna rağmen Kruševo beklenmedik derecede uzun süre direnir: 10 gün boyunca. Bu sürede halk olağanüstü bir örgütlenme sergiler; kararlar almak için 60 kişilik bir şehir konseyi kurarlar (20 Aroman, 20 Makedon, 20 Yunan — kasabanın tüm etnik grupları eşit temsil edilsin diye), kilise çanlarını eritip silah yaparlar, bir mühimmat atölyesi kurarlar.
Manakia Kardeşler, şehrin Türkler tarafından yakılmasından iki gün sonra Kruševo’ya gelir ve bugün elimizde olan o fotoğrafı çekerler. 2017 Ağustos’unda, tam da o fotoğrafı elimizde tutarak Kruševo sokaklarını adım adım dolaştık, çekimin tam yerini bulmak için. Hemen keşfettik; ama açının kendisi yalnızca yaklaşık görünüyordu. Yeni fotoğraf ya çok aşağıdan ya da çok yukarıdan çıkıyordu, bulunduğumuz sokağa göre. Kısa sürede anladık ki, eski fotoğraf aslında bugün bir evin bulunduğu, iki sokağın arasındaki bir noktadan çekilmişti. Bir yüzyıl, çok şeyi değiştiriyor. Bu durumda eldeki imkâna başvurduk: drone. Mülkün üzerinden çekim yapabilmek için… Ev sahipleri doğal olarak telaşla dışarı fırlayıp bizi azarladı; ancak kısa sürede tatlı dille aramız düzeldi ve antropoloğun ulaşmak istediği yere vardık: evin içine — Vasko ve Ljubica’nın salonuna; kahveye ve hepsinden önemlisi, çocukları ve torunları arasında hikâyelere. İsimleri Slavca tınılansa da ev sahipleri Aromandı. Sözcükler aktıkça, yerin tarihi insan suretine büründü. Burada işittiklerimi aktarmayacağım; belki bir gün başka bir kitabın konusu olacaklar.
2017 Ağustos’unda yaptığımız saha araştırmasındaki fotoğrafla 1903 Ağustos’unda Manakia kardeşlerin fotoğrafını yan yana koyduğumuzda, o dönemden çok az evin bugün hâlâ ayakta olduğunu gördük. Turistik rehberler şehri, 1903’teki yıkımdan sonra “neredeyse aynı biçimde” yeniden inşa edilmiş gibi sunar. Ama görsel karşılaştırma beni başka bir sonuca götürdü: yeniden inşa yaklaşık olmuş; 19. yüzyıldaki refahtan çok uzakta. Tam olarak yeniden yapılan tek yapı Aroman kilisesi. Kruševo’nun ahşap oymacılığında usta sakinleri vardı; orada işittiğim bir rivayete göre, ikonostas üzerinde yıllarca çalışan usta, işini bitirdikten kısa süre sonra kilise Türkler tarafından yerle bir edilmiş. Yıkımı öğrenince aklını yitirmiş; yaşamının geri kalanında bir eşeğin sırtında şehrin sokaklarını amaçsızca dolaşırken, anlamsız sözler mırıldanarak görülmüş.
Manakia kardeşlerin fotoğrafındaki bir başka ayrıntı da çarpıcı bir keşfe götürdü. Kruševo’da konuştuğumuz insanlar, fotoğrafın altındaki Samurcaş notundan hoşnut değildi. Notta “1903 Bulgar devrimi sırasında yakıldı” yazıyordu; onlar ise çekingen bir sesle bunun “Makedon devrimi” olduğunu, kendilerinin Bulgar olmadığını söylediler. Balkanlarda kimlik hikâyesi son derece karmaşık ve muğlaktır. 20. yüzyıl başına kadar, bugünkü Kuzey Makedonya’nın Slav halkı Avrupalı seyyahlar ve tarihçiler tarafından “Bulgar” diye adlandırılıyordu. Kendileri de “Bulgar” derlerdi; ama bugünkü Batı Bulgaristan’daki komşularına o dönemde “Bulgar” değil, en sık “Šopi” derlerdi. Ancak bu adlar 1900’lerde bugünkü anlamlarını taşımıyordu; daha ziyade “etnografik” terimlerdi. Etniden farklı kimliklerin önem kazanması fikri, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başının karmaşık siyasal ve tarihsel bağlamında şekillenmeye başladı.
Bugün Kuzey Makedonya halkı, kendilerine ait ayrı bir tarihî ve etnik kimlikten gururla söz ediyor. Görüşmelerimde şunu da gördüm: bazıları — aralarında Aromanlar da olmak üzere — bu kimliği Büyük İskender’e kadar götürüyor. Elbette, tarihsel olarak İskender ne Slav ne de Vlah olabilirdi… Ama kimlik dokusu daha da karmaşıklaşıyor: bir yandan “Biz Makedonuz, Bulgar değiliz” diyorlar; sonra “Biz Vlahız” diyorlar: “Vlahlar Latin, Slav değil.” Ne anlamak gerekir? Oldukça çok şey. Çünkü antropoloğun görevi tarihsel doğruları saptamak değil, bir topluluğun kimliğini nasıl kurduğunu anlamaktır: belirsiz ve çelişkili yönleriyle; çoğu kez hayalî olay ve hikâyelerle; ama insanların derin anlam yüklediği bir örgü içinde.
Kişisel olarak, her türlü tarihsel, genetik ya da antropolojik hakikatin ötesinde, şuna inanırım: herkes kendini istediği gibi tanımlama hakkına sahiptir — yeter ki aynı hakkı komşusuna da tanısın. Yerel insanlarla iletişimimizi bozmamak için, yanımızda getirdiğimiz Manakia fotoğrafının altındaki o millî notu kesip attık. Ve daha sonra fark ettim ki, hiç planlamadan, sadece aynı noktadan değil, aynı gün de fotoğraf çekmişim — Manakia kardeşlerden tam 114 yıl sonra. Daha önce takvim farkını hesaplamamıştım; o dönemde hâlâ Jülyen takvimi yürürlükteydi. 13 günlük farkı ekleyince zamanın kıvrımlarının nasıl çakıştığını anladım: Fotoğrafı tam aynı gün çekmiştik! Bir antropolog kolay kolay işaretlere, “yıldızların hizalanmasına” inanmaz; ama bu rastlantı, 1900’lerin başındaki Manakia fotoğraflarının izinden yeni yolculuğumuz için hayırlı bir başlangıç oldu.

Bu fotoğrafların yeniden çekilmesi sürecini baştan sona anlatmak fazla uzun olur. Kimi zaman kolaydı, kimi zaman zor; kimi zaman ise yalnızca şans! Yunanistan’ın Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile kesiştiği köşede yer alan Pisoderi’de, 1900’lerin fotoğrafından geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Yine de, köydeki tek tavernada rastlantı sonucu kahvesini içmek için kısa süreliğine durmuş, orada doğmuş ama çoktan göçmüş bir adamla karşılaşmamız, fotoğrafın çekildiği yeri tespit etmemize yardım etti. Evi, eski karede görülen son yapıydı; bizim ziyaretimizden yalnızca üç yıl önce yanmıştı. Kendi evini, araştırma arkadaşımın tabletinde kayıtlı Manakia fotoğrafında bize gösterdi. Tanınmamış bir köyü, yalnızca eski bir görüntüden yola çıkarak bulmak; insanlığın çok ünlü bir mekânının yüzyıl sonra tekrar fotoğrafını çekmekten kat kat zordur. Kuzey Yunanistan’ın saklı köşelerinde çok dolaştık ve büyük keyif aldık. Hikâyeler bold(u); bazen Kruševo’dakinden bile daha sembolik tesadüflerle dolu. Gözümde Manakia kardeşleri canlandırdım: devasa fotoğraf makineleriyle, katırların sırtında; yüzyıl önce bu patikalardan — bugün bile güç görünen yollardan — geçiyorlar.
Aralık 2021’de, Noel’den hemen sonra, Metsovo / Aminciu’da — Yunanistan’daki en büyük Aroman yerleşimi; bana çok özel gelen bir güzellik ve şiirselliğe sahip — Manakia kardeşlerin aynı kadrajıyla seriyi tamamladım. Benim fotoğrafım da onlarınki gibi kışın çekilmişti. Modern Yunanistan, Metsovo topluluğuna çok şey borçludur; ülkenin modern tarihi, bu küçük Pind kasabasının tarihi olmadan anlaşılamaz. Nitekim Atina Politeknik Üniversitesi’nin adı hâlâ Metsovion’dur ve Yunanistan’ın modern tarihi, kökeni buradan olan Averoff ailesi anılmadan anlatılamaz.

Bu proje için eski haritalara başvurmak zorunda kaldım. Çünkü bu izole köylere giden yollar, bir yüzyıllık zaman içinde çok değişmişti. Doğal peyzaj bile büyük ölçüde dönüşmüştü. Sandığımın aksine, Yunanistan’ın dağları bugün Manakia kardeşlerin fotoğraflarına kıyasla çok daha ormanlık ve vahşi. Açıklaması basit: artık dağ yamaçlarını yiyip tüketen büyük koyun sürüleri yok; köyler büyük ölçüde boşalmış, yalnızca birkaç kişi yaşamaktadır. Yerleşimlerin adları da çoğu kez 1900’dekinden farklı olduğundan arşivlere başvurmak kaçınılmazdı.
En çok işime yarayan kaynak, yazılış öyküsüyle bile olağanüstü olan bir kitaptı: The Nomads of the Balkans. An Account of Life and Customs among the Vlachs of Northern Pindus. Balkan Vlahlarının yaşamı ve adetlerine ilişkin bu başvuru eseri, iki İngiliz arkeolog Alan J. B. Wace ve Maurice S. Thompson tarafından kaleme alınmış ve ilk kez 1914’te yayımlanmıştı. Kitap, Pind köylerinin 20. yüzyıl başındaki dünyasını — Manakia kardeşlerin fotoğraflarının tarihlendiği dönemi — yerinde ve ayrıntılı biçimde tasvir eder. Kütüphanemde eserin ilk baskısından bir nüsha bulunmasından memnunum; çünkü kitabın hikâyesi, iki arkeoloğun bambaşka bir dünyayı ve topluluğu anlama çabasının hikâyesidir — herhangi bir antropoloğun merakının özünü oluşturan bir ihtiyaç.




İngiliz arkeologlar, Volos yakınlarındaki antik sitlerde kazı yaparken tesadüfen, tuhaf bir lehçe konuşan çobanlarla karşılaşırlar. Kısmen anlayabilirler; zira klasik arkeologlar olarak Latince bilirler. Çobanların anlattıklarından, dağlarda hayal bile edilemeyecek ölçüde izole bir dünyanın varlığını öğrenirler. 1910–1912 arasında, yani Birinci Balkan Savaşı patlak vermeden hemen önce, Helenistik dünya arkeolojisine olan tutkularını bir kenara bırakıp Vlahları incelemeye koyulurlar. Tırnavos’tan Samarina’ya, çobanlarla birlikte yürüyerek yol alırlar ve böylece avant la lettre doğrudan ve katılımcı bir saha araştırması gerçekleştirirler. Antropoloji disiplinlerinin özünü temsil eden bu yöntem kısa süre sonra Malinowski tarafından kuramsallaştırılacaktır. İngiliz ikilinin yenilikçi çabası, kitaplarını yalnızca Aromanların tarihi için değil, antropolojinin bütünü için anlamlı kılar.
Photo-elicitation — İngilizcede böyle adlandırılır — görsel antropologların sıkça kullandığı bir yöntemdir; insanların görüntüler karşısında duygusal tepki verdiğini bilirler. Pind köylerinde insanlar kök yerleşimlerine derinden bağlıdır; artık başka yerlerde yaşasalar, yalnızca yazları kısa süre geri dönseler bile. Oralarda, köylerinin bir asır önceki hâlini gören ve muhtemelen yerleşimlerinin çekilmiş ilk fotoğrafıyla karşılaşan insanların derinden sarsıldıklarına tanık oldum. Hikâyeler ve anılar, yanımda Manakia kardeşlerin kareleri olmasaydı olduğundan çok daha kolay aktı.

Kabul etmeliyim: zamanın akışının kısa devre yapıp bir döngüye dönüştüğü duygusal ve özel bir histi bu. Tam olarak aynı yerde ama bir asır ötede bulunmak; elinde tuttuğun bir fotoğraf aracılığıyla, kendi şimdini askıya alan, geçmişin belleğinde donmuş bir gerçekliğe bakmak. Bazı yerlerde, evlerin içinde, bende olanla tıpatıp aynı fotoğrafları buldum; ama ev sahipleri bunların ne kadar eski ve nereden geldiklerini bilmiyordu. Örneğin Laista / Laka’dan bir kare — Zagori dağlarının bir zamanlar en büyük yerleşimi: köy meydanındaki bir bayram günü. Orada da özel bir hikâye yaşadım; ama yeri başka bir kitabın içinde olacak. Eylül 2024’te ise Bitola arşivlerinde aynı fotoğrafın üçüncü bir versiyonuna rastlamak şansına eriştim: aslında kırılmış bir cam negatifin parçası. Aynı görüntü, bugünün Balkanlarında üç farklı ülkede korunuyordu.
Beni ilgilendiren şey yalnızca yüz yıl önceki kareleri aynı kadrajla yeniden çekmek değildi. Bu, daha çok, izole Balkan topluluklarının içine girebilmek, bugünkü yaşam tarzlarını görebilmek için bir yol oldu — dünkünü değil. İşte bu yüzden, bu görsel antropoloji projesine bir noktada verdiğim ad “Dünün Ötesinde” oldu. Soru şuydu: Vlah dünyası ne kadar değişti? Genel olarak Balkanlar son yüzyılda ne kadar dönüştü? Bu sorulara yanıt arıyordum.
Fotoğraf, sahada araştırma yapmak için olağanüstü yararlı bir araç olduğunu kanıtladı; küçük dünyaların ve izole toplulukların, tarihin ezici akışı altında nasıl dönüşüp değiştiklerini anlamaya götüren bir yol. Bu yüzden, eski fotoğrafların yeniden çekilmesi ve yerlerinin belirlenmesi işi bitmiş olsa da, saha projem tamamlanmaktan çok uzak. Umuyorum ki bir gün bir kitaba ya da belgesel filme dönüşecek. Önümüzdeki yıllarda, yine sahada, Manakia kardeşlerin izinde; yüz yirmi yıl öncesinden bugüne uzanan zamanın sürekliliği ya da kopuşu içinde bugünün hayat hikâyelerini keşfetmek istiyorum — antropolojik olarak, bu yaşam öykülerinden kendi tarihimizin seyrini, burada, Balkanlar’daki evimizde anlamak için.


