Taş Köyler
Avdela ve Manakia kardeşlerin fotoğrafladığı pek çok köyün aksine, Tzoumerka Dağı’ndaki Syrrako (Aromanca Sereacu) zamanın içinde donmuş gibidir. Evler yerli yerindedir, kiliseler de öyle; yüz yıl sonra çekilen fotoğrafla neredeyse 1:1 oranında örtüşür. Aynı şey, Aromanca Cælarli denilen Kallarites için de geçerlidir — her ne kadar köyün taş mimarisi fotoğrafta daha az görünür olsa da. İki köy birbirine komşudur. Coğrafî konumları olağanüstüdür. 1200 metrenin üzerindeki rakımda, Kallarites neredeyse çıplak bir plato üzerinde, 500 metrelik dik yamaçlarla çevrili bir uçurumun kıyısına asılı durur. Göz aldatıcı bir perspektif, Syrrako’ya giden yolun kısa olduğunu düşündürür; sanki yürüyerek en fazla on beş dakikada ulaşılacak gibidir. Oysa pek seçeneğiniz yoktur: uçurum yolu keser; önce inmeniz, sonra çıkmanız gerekir — bu da dağ yoluna alışkın bir yolcu için bile saatler alır. Eski çağlardan kalma taş döşeli bir patika — yer yer basamaklara dönüşür — iki köyü birbirine bağlar; bu, burada yaşayanların doğayla sürekli mücadele ettiğinin, doğanın sunduğu yollara teslim olmadıklarının işaretidir. Arabayla ise yaklaşık yirmi kilometre dolaşmanız gerekir; bu da size köyleri uzaktan, uçurumun kıyısına asılı hâlde, büyüleyici bir manzarayla görme imkânı verir. Cælarli halkının inşa ettiği, bir tepeye konmuş Aziz Georgios Kilisesi’nin yanındaki bir noktadan iki köy birden görülür; Manakia kardeşler de fotoğraflarını buradan çekmiştir.
Bu köyler gelişmiş bir ekonomiye sahipti; hem hayvancılığın hem de değerli maden işçiliğinin merkezleriydi. Bulgari ailesi Kallarites’ten köken alır, daha sonra Roma’ya yerleşir. Rivayete göre Syrrako’da, Napolyon’un Rusya seferine çıkan ordusunun pelerinleri için kumaş dokunmuştur; çünkü dağ ikliminin zorluklarıyla baş eden Aromanlar tarihteki ilk su geçirmez kumaşı — koyun yünü ile keçi kılının karışımını — keşfetmişlerdi.


Kallarites / Cælarli
Wace ve Thompson, XIX. yüzyılda bu iki yerleşimin her birinde altı bini aşkın nüfus bulunduğunu kaydeder. 1900’lere gelindiğinde sayı zaten azalmıştı. İlk ziyaretimde, Şubat 2014’te, Syrrako tamamen boştu; taş mimarisi, insanlar sanki oraya ait değilmiş gibi, gururla sergileniyordu. Kallarites’te ise yalnızca yedi kişi yaşıyordu. Yazın çok daha kalabalık olur; yüzlerce, hatta binlerce kişi özellikle Meryem Ana yortusunda toplanır. Fotoğraflarda mekân ve mimari değişmemiş görünse bile, bir yüzyılın tarihi toplulukların yaşamını kökten değiştirmiştir. Görünüşte 1:1 olan kareler aslında bambaşka dünyaları gösterir.




















